Trombonun İlk Olarak
Görüldüğü Bakır Nefesli
Topluluklar (Alta Bando Geleneği)

Renaissance Alta Bandosu
(Isreal van Meckenem - Feast of
Herodias 1509)
Ortaçağ müzik tarihçileri
enstrümanları genellikle, ev ortamında
çalınan yumuşak sesli çalgılar, ve kralın
karşılanması gibi büyük çaplı buluşmalarda çalınan
yüksek sesli çalgılar olarak ikiye ayırmışlardır.
Yüksek sesli çalgıları, trompet, shawm ve trombon
oluşturmaktadır. Müzikolojik literatür genellikle bu
çalgılardan oluşan topluluklardan alta band (alta
bando) olarak bahsetmektedir.
Neredeyse tüm ortaçağ
boyunca, bakır üflemeli çalgı çalan müzisyenler
toplum tarafından dışlanmış ve evsiz gezginler
olmuşlardır; ancak XIII. yüzyıldan itibaren, bu
müzisyenlerin en iyileri hizmetkar ya da kasabalarda
memur müzisyen olarak çalışma imkanı bulmuştur. Bu
durumdan dolayı kendi içlerinde bir hiyerarşi
oluşmuştur. Flüt veya keman gibi yumuşak tınılı
çalgılar çalan müzisyenler, özel ev konserlerinde
çalarken, sokaklarda kalabalık kesimlere yüksek
sesli çalgılar çalan müzisyenlere göre daha çok
itibar kazanmışlardır. Yüksek sesli çalgılara büyük
ilgi duyan halk ile asil sınıf arasındaki
uyumsuzluk, müzisyenler arasındaki hiyerarşik
uçurumu daha da artırmıştır.
Rönesans döneminde, soylular
sınıfı en az bir çalgıyı iyi çalabilmeyi sosyal
sorumluluklarının bir parçası olarak kabul etmeye
başlamışlardır. Tercih edilen çalgılar lavta, viol
ve tuşlu çalgılar olmuştur. Çalma esnasında, arzu
ettiklerinden daha fazla güç sarf ediyormuş gibi
göründüklerini düşündüklerinden, soylular üflemeli
çalgılara karşı küçük görür bir tavır
sergilemişlerdir. Bunun gerçek sebebi, başlangıç
safhasında nefesli çalgılardan yalnızca ses
çıkarmanın bile büyük çaba gerektirmesidir. Ayrıca
üflemeli çalgı çalmanın, suratlarını çirkin
göstereceğini düşünmüşlerdir.
Alta band olarak adlandırılan nefesli çalgılardan
oluşan bu bandolar genellikle dans ve (dini ve din
dışı sokak dramaları dahil olmak üzere) diğer
eğlenceler için kullanılmakla beraber, kralları
karşılama ve vatandaşları ilgilendiren olaylar için
de müzik çalan bir çalgı topluluğu olmuştur. İlk
başlarda iki shawm ve bir trombondan oluşan topluluk giderek büyümeye
başlamış, XVI. yüzyılın sonunda beş kişiden oluşan
bir topluluk olarak yaygınlaşmıştır. İtalyada
Bologna kasaba orkestrası, o dönemde shawmların
yerini alan dört kornet ve dört trombon olmak üzere
sekiz kişiden oluşturulmuştur.

shawm
Bu toplulukların çalgı
sayısının artmasıyla birlikte rolleri de daha fazla
önem kazanmıştır.
Birçoğu, bir ya da iki kısa parçadan oluşan günlük
konser veren orkestralar olmuştur. 1389a uzanan bir
zamanda, az sayıda da olsa kiliselerde yüksek sesli
çalgıların kimi zaman çalındığına dair işaretler
bulunmaktadır. 1560larda ise İspanya, İtalya ve
Almanyadaki birçok kilise kendi orkestrasını
kurmuştur.
XVI. yüzyılın sonlarına kadar,
özellikle bu çalgıların oluşturduğu topluluklar
için yazılmış müzik bulunmadığından, bu orkestralar
vokal eserleri seslendirmişlerdir.
Alta bandonun en parlak döneminde repertuvarını,
insanların dinlemek veya dans etmek isteyebileceği
her türlü müziği barındıran basse dansları,
chansonlar, madrigaller, motetler ve hatta bazen
missalardan kesitler oluşturmuştur.
Rönesans boyunca, kasaba,
saray ve kiliselerde çalan bu tür toplulukların en
ünlüsü Venedikteki San Marco bandosu olmuştur.Bu kilise için (trombon partisi içeren) müzik
yapan besteciler arasında Giovanni Gabrieli, Claudio
Monteverdi, Dario Castello bulunmaktadır. San Marco
kilisesi gibi büyük kiliseler bünyelerinde düzenli
olarak tromboncu bulundurmuşlardır. Daha ufak
kiliseler ise trombon icracılarını sadece ihtiyaç
olduğu zaman çağırmışlardır. Claudio Sartorinin
İtalyan çalgısal müzik bibliyografyasında 46 değişik
kaynaktan temin ettiği en aşağı 102, trombon içeren
eser listelemiştir. Bunların çoğu 1640tan önceki
tarihlere ait eserlerdir.
Öyle görülüyor ki alta bandolar yaklaşık üç yüz yıl
boyunca oldukça yaygın olarak kullanılmışlardır.
Bazı belli başlı istisnalar (özellikle saray müziği)
dışında, yine de asil tabaka yumuşak tınılı çalgı
müziğini özel eğlenceleri için tercih etmiştir. Alta
bandolar ise soyluların kendileri için değil, düşük
gelirli halk kesimini eğlendirmek amaçlı
görülmüştür. Fakat insanlar daha refaha ulaştıkça ve
sosyal basamaklarda tırmandıkça, üst tabakanın
müziğini de takdir etmeye başlamışlardır. İster
istemez de, müzikte yeni akımlar, kornet ve
trombonların oluşturduğu bando müziğini giderek eski
moda ve uzaklaşır göstermiştir.
Bu akımlardan biri de kemanın gelişimi ve artan
popülaritesi olmuştur. Enteresan bir gerçek şudur
ki; bir trombon icracısı ya da başka bir üflemeli
çalgı çalan bir kişi, besteci olduğu zaman,
eserlerini çoğunlukla vokal müziğe dökmüştür. Bunun
yanında canzona ve sonatalar çoğu kez org ve keman
icracıları tarafından bestelenmiştir. Ayrıca
yaklaşık 1630lardan sonra besteciler, trombon
partilerini eserlerine dahil etmekten
vazgeçmişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak, yaylı
orkestranın yükselişi hakkında daha detaylı bilgi,
Opera ve Senfoni Orkestralarında Trombon bölümünde
verilmektedir.
Avrupada alta bandoyu en az kullananlardan biri
olan Fransız sarayında, XVII. yüzyılda obua ve
fagotlardan oluşan yeni bir tür bando gelişmiştir.
1700 itibariyle İngiliz sarayı ve neredeyse tüm
Almanca konuşulan ülkeler, kornet-trombon
topluluğunu Fransız stili obua topluluğuyla
değiştirmişlerdir. XVIII. yüzyılın ortalarında da
ikisi de yeni çalgılar olan korno ve klarinetler bu
gruba eklenmiştir. Venedik San Marcoda 1690-1714
yılları arası müzisyenleri işe alımlarda duraklama
yaşanmıştır. Hiçbir müzisyenin bu şekilde işe
alınmaması Venedikteki trombon icracıları için iyi
sonuçlar doğurmamıştır. Çünkü bu durdurma
kaldırıldıktan sonra da sadece yaylı çalgı çalan
müzisyenler işe alınmıştır. San Marcodaki son
trombon icracısı 1685te işe alınıp, 1732de
ölmüştür. Büyük ihtimalle kariyeri için trombonun
yanında başka çalgılar da çalmıştır.
Zaman geçtikçe kornet çalmak isteyen öğrencileri
bulmak giderek zorlaşmış, dolayısıyla kornet
topluluğunun yerini yine Fransız stili obua
topluluğu almıştır. Bu dönemlerde tromboncu
kıtlığını gösterir hiç bir belge bulunmaması önemli
sayılabilecek bir detay olabilir. XVIII. yüzyıl
sonlarında dünya çapında trombonun tekrar
canlandırılması için bir uğraş süregelmiştir.
Nefesli orkestraları ve popüler orkestra
geleneklerini takiben operatik ve senfonik akım buna
dahildir. Kasaba orkestralarında trombon çalanlar
fagota geçmek zorunda kalmışlar, fakat büyük
ihtimalle trombon çalmak için değişik yerlerde başka
fırsatlar bulmuşlardır.
Leipzig tüm Saxony bölgesi ile
beraber, Otuz Yıl Savaşında (1618-1648) büyük
sarsıntılar geçirmiş, fakat yine de kendi kasaba
orkestralarını korumayı başarmıştır. Toplum içinde
bir bütün olarak, yine de, bakır üflemeli
toplulukların müziği kültürel değerini yitirmiştir.
Yaylı saz orkestraları ise Almanyada diğer
ülkelerde olduğu gibi aynı önem ve saygınlığa
sahiptir. Çağdaş okuyucuların iyi bildiği iki
Leipzig orkestra üyesinden biri olan Johann Pezel,
tüm bu olayların birebir içerisinde yaşıyan biri
olarak daha fazla itibar görmek için kendisini,
nefesli çalgı çalan bir müzisyenden daha öteye
götürmeye çalışmıştır.
Fakat nefesli orkestralar, ve diğer Alman
şehirlerindeki orkestralar, bir şekilde XIX. yüzyıla
kadar hayatlarını sürdürmeyi başarmışlardır.
Anlaşılmaktadır ki, XVIII. yüzyılın sonlarında
halkın çoğu geleneksel nefesli orkestra müziğini
sıkıcı bulmuş, kötü çalındığını düşünmüşlerdir.
Dolayısıyla Almanyada, hatta İtalyada bile alta
bando akımından, opera ve senfoni geleneğine yumuşak
bir şekilde geçiş yaşanmıştır.
Trombonun Saray Müziğinde Kullanımı
Bilindiği gibi trombonun
gelişiminden önce, krallar ve diğer asiller çeşitli
kutlamalara görkem ve saygınlık kazandırmak için
trompet toplulukları kullanmışlardır. Örnek olarak,
ne zaman bir hükümdar krallığındaki kasabalardan
birisini ziyaret etse her zaman bando alayı gibi bir
toplulukla karşılama töreni düzenlenmiştir. En az
bir bando olmadan şölen yapıldığı çok az
görülmüştür. Zamanla bu törenler daha da ayrıntılı
hale gelmiştir.
Ortaçağda bu etkinlikler basit
anlamda alta bando geleneğinin bir parçasıyken XV.
yüzyılın sonlarında İtalyada eski Latin komedyaları
tekrar canlanmaya başlamıştır. Buradaki hükümdarlar,
Floransadaki Mediciler öncülüğünde, ortaçağ grand
entrance (büyük giriş) geleneğini tiyatro
oyunlarıyla değiştirmişlerdir. XVI. yüzyılın
ortasında tiyatro geleneği tüm Avrupa saraylarında
mevcuttur; bunlar grand entrance gibi halka açık
olarak değil, davet edilen yüksek mertebeli
ziyaretçiler için düzenlenen oyunlar olmuşlardır.
Genel olarak beş perdede yazılan yeni oyunlar düğün
gibi toplantı ve kutlamalarda kullanılmıştır.
Amaçlanan konu Yunan ve Roma mitolojisinin tüm
sembolizmini kullanarak ev sahibinin erdemlerini
övmektir.
Müzik, hem enstrümantal hem
vokal olarak komedyanın perdeleri arasında
çalınmaktadır. Başlangıçta bunlar sadece birer
oyalayıcı amaç taşır iken, daha sonra İtalyada
dendiği gibi bu intermediler
kendi konularını ve simgesel önemlerini oluşturmaya
başlamıştır. I. Cosimo Dükünün 1539daki düğününde
çalınan tüm intermedi müziklerinin notaları
günümüzde hala korunmaktadır.
Ayrıca Florentine Grand Dükü I. Ferdinand ile
Lorraineli Chrisinein düğününde oynanan daha da
detaylı bir oyun, La Pellegrina nın
intermedi notaları da günümüzde bulunmaktadır.
Alta bando geleneğinde,
kornetler ve trombonlar genellikle başka
enstrümanlar olmaksızın yanlızca birlikte
çalacakları bir topluluk oluşturmuşlardır;
vokaller ve yumuşak tınılı çalgılarla beraber
çalmamışlardır. Saray müziklerindeki genel fikir ise
geniş çapta çalgı ses kombinasyonundan faydalanıp,
genellikle finalde de tüm topluluğu bir arada
kullanmaktır. Bir parçada, (günümüzde mevcut) bir
alto ve dört trombon kullanır. Diğerleri bir ya da
daha fazla trombonu şancılarla, blokflüt veya diğer
yumuşak tınılı çalgılarla beraber kullanmışlardır.
Politik bir bakış açısıyla, bu birleşimler büyük ve
aşırı süslü bir izlenim yaratmıştır. Müzikal bakış
açısından ise pek de memnun edici sonuçlar
çıkmamıştır.
Bu tür toplantılara misafir listesi hazırlayacak
kadar siyasi güce sahip olan Ercole Bottrigari,
nefesli ve yaylı çalgıların aynı topluluk içinde
kullanılmasını kınamıştır. Nefesli çalgıların
akordunun ortalama (mean-tone tuning) olmasından, ve
viol, lavta gibi perdeli yaylı çalgıların da
akordunun eşit tampereli olmasından dolayı, bu iki
çalgı grubunun bir arada iyi tınlamasının düzenli
prova yapılmadan mümkün olmayacağını savunmuştur.
Saray müziği geleneği, giderek
yerini opera geleneğine bırakmıştır. Opera geleneği
de alegorik karakterleri ve politik sembolizmi
reddederek gerçek duyguları ifade etmeye olanak
sağlayan daha gerçekçi dramayı benimsemiştir. Belki
de kısmen Bottrigari gibi müzikal açıdan hassas olan
eleştirmenlerin görüşleri doğrultusunda, ilk opera
orkestralarında trombona hiç yer verilmemiş, diğer
nefesli çalgılara ise çok nadir yer verilmiştir. O
döneme kadar en önemli yaylı çalgı olarak görülen
viollerin yerine geçen kemanlar, trombonlar ile
birlikte akort içinde mükemmel şekilde çalabilmeleri
gerçeğine rağmen uzun süre beraberce
kullanılmamışlardır.
Nitekim saray tiyatrolarında çalınan bu müzik,
operanın başlangıcıyla aniden ortadan kalkmamıştır.
Aslında ilk operatik başyapıt olan Monteverdinin Orfeosu
geniş çapta çeşitli çalgı topluluğu içermesiyle
bizzat bir saray müziğini anımsatmaktadır.
Fakat Monteverdi, çalgılarını iki gruba ayırmıştır;
I, II, ve V. perdeler için blokflüt ve basso
continuo (sürekli bas) lu yaylı çalgı topluluğu
ile, III ve IV. perdeler için kornetler ve
trombonlardan oluşan bir topluluk kullanmıştır.
1625te Francesca Caccininin bale operası La
Liberazione di Ruggiero, bir Polonya Prensinin
ziyareti onurlandırarak dramatik kutlamalarına örnek
olmuştur. Enstrümantasyon dört trombon içerir.
Fakat tüm saray müziklerinin
sonunu getiren dramatik
oyun, Antonio Cestinin Il pomo doro adlı
yapıtı olmuştur. Roma imparatoru I. Leopold 1666
aralık ayında İspanyalı Margherita ile evlenmeyi
planlayıp Il pomo doroyu bu vesileyle
sipariş etmiştir. Eser çeşitli nedenlerden dolayı
belirlenen tarihte çalınamamıştır. Bir sonraki
eylülde oğullarının doğumu, temsil için güzel bir
fırsat olarak gözükmüştür, fakat Leopold çok
geçmeden ölür. Sonunda bu oyun, Margheritanın
temmuz 1668deki doğumgününü onurlandırmak için
oynanmıştır. Eserin yirmi üç sahne tasarımı, sahne
efektleri için otuzdokuz değişik makine gerektirmesi
ve sahnelenmesinin tam sekiz saat sürmesinden
dolayı, Prolog ve ilk iki perde bir günde ve son üç
perde de bir sonraki günde sunulmuştur. Bunca
detaylı hazırlık ve çalışma, sahne çalışanları kadar
icracılar için de son derece yorucu olduğundan
imparatorluk sarayı ve Avrupadaki diğer tüm
saraylar özel durumlar için sıradan operalarla
yetinmişlerdir.
Trombonun Kilise Müziğinde Kullanımı

kilise bandosu
( pieter lastmann - king
david in the temple 1618)
Trombonlar, hem Roma Katolik
kiliselerinde hem de Protestan kiliselerinde
yüzyıllar boyunca ibadette kullanılmasına rağmen,
günümüzde kiliselerde kullanımı geçmiş yüzyıllara
göre çok daha azdır. Fakat kilise tarihinin
yarısından çoğunda trombonlar ve diğer nefesli
çalgılar büyük hoşnutsuzlukla karşılanmıştır.
Öncelikle, antikite boyunca ve ortaçağın büyük
kısmında çalgı çalan müzisyenler evsiz insanlar
olduğundan herkes tarafından hor görülüp
aşağılanmışlardır. Alta Bando Geleneği bölümünde
değinildiği gibi, müzisyenler saygıdeğerliğe
ortaçağın sonlarında erişmeye başlamıştır.
Orglar XIII. yüzyılda kilise
enstrümanları olarak kabul görmüş ve takdis etme
sırasında çalınmışlardır. Belki de, ortaçağ
tiyatrosunda üç oyun türünden biri olan gizem
oyunları ile bağdaştırılmış olmalarından dolayı
trompetler, kraliyet üyelerinin ibadet ettiği
kiliselerde takdis sırasında zaman zaman
çalınmışlardır.
Bu tür bir uygulamaya en erken
1389da rastlanmıştır. Yavaş yavaş diğer
enstrümanlar da kilise hizmetine girmeye başlamış ve
takdis dışındaki diğer zamanlarda genellikle özel
ziyafetlerde yer almıştır. Hatta, karşı görüşlerin
olmasına rağmen, toplu ayinlerde sürgülü trompet
sololarına yer verildiği bile olmuştu
XVI. yüzyılın başlarında
Avrupanın her yerinden kiliseler, zaman zaman şehir
bandolarını ya da yerel saray bandolarını özel
organizasyonlar için kiralamaya başlamıştır. 1526 yılında Seville katedralinde
enstrümanlara sıkça ihtiyaç duyulmasından dolayı
yöneticiler kendi kalıcı orkestralarını oluşturmaya
karar vermişlerdir. Kurdukları orkestra üç adet
shawm ve iki trombondan oluşmaktadır. Yüzyılın
ortalarına gelindiğinde kilise orkestraları iyice
yaygınlaşmıştır. Yüzyılın başlarında ise bando
tarzındaki bu orkestralar, orgun çok önceleri
yaptığı gibi şarkıcılarla dönüşümlü olarak yer
alırken, sonunda org ve bando şarkıcılara eşlik
etmeye başlamıştır.
Erken Barok, müzik
topluluklarında enstrümanlar için yazılmış farklı
partilerin doğuşuna şahitlik etmiştir. Diğer bir
deyişle, o zamana kadar dönüşümlü olarak veya bir
arada koro ile aynı müziği çalan bandolar, kendi
ayrı eşliğine sahip olmuştur. Bu yeni oluşumun iki
önemli merkezi Venedikteki San Marco ile
Bolonyadaki San Petroniodur. Giovanni Gabrieli ve
diğer Venedikli bestecilerin müziği İtalyanın diğer
kesimlerine fazla etkileyici gelmese de, Alman
müzisyenler üzerinde derin bir iz bırakmıştır.
Bolonyalı besteciler ve onların müzikleri günümüzde
pek az bilinir.
Onlardan biri, Bolonya şehir bandosunun başı olarak
hizmet vermiş olan trombon icracısı Camillo
Cortellinidir. Trombonlar XVIII. yüzyıl ortalarına
kadar her iki kilisede de (Roma Katolik ve
Protestan) müziğin önemli bir elemanı iken, 1730
dolaylarında kullanılmamaya başlanmıştır. San
Petronio 1761de trombonları tekrar kullanmaya
başlamış ve o tarihten 1893e kadar kadrosunda daimi
bir trombon icracısı bulundurmuştur.
XVII. yüzyılın başlarında yeni
Roma İmparatoru II. Ferdinand kraliyet şapelini
yeniden düzenlemiştir. Venedik ve Bolonya örnek
aldığı iki modeldir. Trombonlardan bir çok yerde
çoktan vazgeçilmiş olmasına rağmen, Avusturya kilise
müziğinde dikkat çekici bir rol oynamayı
sürdürmüştür. Ayin müziğinde, Cortellininin
missalarından Mozartın, Beethovenın, Shubertin
missalarına ve daha da ötesine kadar uzanan
değişmemiş bir trombon çalma geleneği mevcuttur. Ve
XVIII. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca trombon,
dini müzik içerisinde solo enstrüman olarak yer
almıştır.
Protestan reformu esnasında,
kilise hizmetlerinde müzik enstrümanlarının kabulü
hala yeni ve en azından Almanyada tartışmalı bir
durumdur. Calvin ve Zwinglinin
yönetimindekilerin de dahil olduğu çoğu Protestan
grup, enstrümanları tamamen ortadan kaldırmıştır.
Buna karşılık, Luteranlar böyle yapmamıştır. Müziğin
icrası açısından bakıldığında, XVI. yüzyıl boyunca
Katolik ile Luteran kiliseleri arasında büyük bir
fark görülmemektedir. XVII. yüzyılda ise, Venedik
çok sesli müziğinin etkisi altında kalan Alman
besteciler, ilk gerçek Protestan müziğini
geliştirmeye başlamışlardır. Bu besteciler arasında,
her biri trombonu yaygınca kullanan Michael
Praetorius, Johann Hermann Schein ve Heinrich Schütz
yer almaktadır.
Otuz Yıl Savaşlarının son
aşamaları Alman ekonomisini çökertmiş ve bu tür
büyük ölçekli eserleri sahneye koymaya devam etmeyi
imkansız hale getirmiştir. Fakat alta bando
geleneği, görevleri arasında kiliselerde çalmak olan
şehir bandolarını ortadan kaldırmamıştır.
Trombonlar, ekonomi tekrar gelişip de daha zengin
kilise müziği yapmaya elverişli hale gelene kadar,
cemaat şarkılarına eşlik etmeyi sürdürmüştür. Bu
yeni kilise müziğinin J.S. Bach dışındaki
bestecileri günümüzde pek tanınmış değildir. Bachın
dönemine gelindiğinde, Leipzig şehir bandosunun gücü
oldukça zayıflamıştır. Bach, trombonu günümüze kadar
gelen kantatlarından sadece on beşinde ve genellikle
sadece koroyu güçlendirmek için kullanmıştır. Yine
de çağdaşları ve ardılları, XIX. yüzyılda şehirler
bandolarını ortadan kaldırmaya başlayana kadar
trombona kilise müziğinde yer vermeye devam
etmişlerdir.
Bu kilise gelenekleriyle
bağdaştırılan müzik günümüzde çoğunlukla kiliseden
ziyade konser salonlarında dinlenebilmektedir. Son
iki yüz yıl içinde bestelenen büyük ölçekli dini
müziklerin büyük kısmının konser salonlarında
temsili amaçlanmıştır ve bu yüzden operatik ve
senfonik geleneklerin bir bölümü olarak görülebilir.
Opera ve Senfoni Orkestralarında Trombon
XVI. yüzyıl saray müziği
geleneği geniş karışık enstrümantal toplulukların
doğuşuna tanıklık ederken XVII. yüzyıl, orkestranın
ortaya çıkışına şahit olmuştur. Eski topluluklar
çoğunlukla, aralarında birkaç yaylı bulunan bakır ve tahta nefesli
enstrümanlardan oluşmuştur. Müzik çoksesli olarak
tasarlanmıştır. Diğer yandan orkestra büyük
çoğunlukla, nefesli enstrümanlarla birlikte veya
başlangıçta olduğu gibi onlar olmaksızın, keman
ailesinin üyelerinden oluşmuştur. Zaman içinde yavaş
yavaş değişse de oldukça standart bir
enstrümantasyon mevcuttur. Bazı partiler için
genellikle birden fazla icracı kullanılır, ki bu
özelliklerin hiçbiri o döneme kadar varolan müzik
topluluklarında bulunmamaktadır. En eski orkestra
müziği akor eşlikli melodi olarak tasarlanmıştır.
Başlangıçta, yumuşak tınılı çalgıları kullanarak
solo sese eşlik amaçlanmıştır. Ancak,
sürekli basın önem kazandığı bir dönemde, kalın
sesli çalgılara da gereksinim olmuştur. Berlinde
Hans Schreiber, önce bir kontrabas trombon , sonra
kontrafagotu icat etmiştir. Aslında XVII. yüzyıl,
yaylı çalgıların gelişim gösterdiği bir çağdır.
Gasparo da Salo ve Giovanni Paolo Magnini,
Bresciadaki atölyelerinde kemanı geliştirmişlerdir.
Andrea Amati ile birlikte bu iki çalgı yapımcısı
Cremona okulunu kurmuşlardır.
Orkestranın tarihi İtalyada,
özellikle de opera evlerinde başlamış ve oradan tüm
Avrupaya yayılmıştır. Opera geleneğinin başlangıcı
ile alta bando geleneğinin son dönemlerinin
çakıştığı bilinmektedir. Bu dönemler içerisinde
sürgülü trompetin yerine geçen trombona daha sık
rastlanmaktadır.
1687 ile 1708 yılları
arasında, dünyanın önde gelen orkestra şeflerinden
Arcangelo Corelli orkestraya trombon ekleyen en az
beş oratoryo yönetmiştir. Bunlardan en sonuncusu
olan La Resurrezione, Almanyada genç bir
müzik öğrencisi olan George Handel tarafından
bestelenmiştir. Bunların opera değil oratoryo oluşu
dikkat çekicidir ve trombonun İtalyan oratoryo
orkestralarında yer alması genel olarak İtalyan
müziği üzerinde çok büyük bir etki yaratmamıştır.
Tabii ki, trombonların kısa bir süre önce Roma
İmparatorunun sarayında birkaç oratoryoda çalınmış
olması ve trombona yer veren Avusturya oratoryo
repertuvarının hem sayıca fazla hem de trombon
partisinin önemi açısından dikkat çekici olması
tesadüf değildir.
Trombonun kalıcı olarak
İtalyan oratoryolarında yer edinmesi Handelin,
İngiliz oratoryolarından Mısırda İsrail ve
Saulda trombon kullanmasından sonra
olmuştur. Belki de Christoph Willibald Gluckün, Don
Juan balesine ve Orfeo ed Euridice ile
başlayarak çeşitli operalarına trombon katmasına
esin kaynağı olan da bu oratoryolardır. Gluck örneği
ise Mozartı bazı operalarında trombon kullanmaya
teşvik etmiştir. Viyanadaki ilk başarının ardından
Gluck en güzel ve kendisini en iyi ifade ettiği
operalarını Pariste yaratmıştır. Bu operalardaki
trombon partileri o zamana kadar yazılmış olanlardan
stil olarak farklı olup sonraki aşamalara basamak
olmuştur. Fransız besteciler ve Paris sahnesi için
beste yapan İtalyanlar düzenli olarak trombondan
yararlanmaya başlamışlardır. XVIII. yüzyılın sonuna
gelmeden önce, İtalyan bestecilerin Pariste
sahneleme amacıyla yazmadıkları operalarında bile
trombona rastlamak mümkün olmuştur. O zamandan beri
trombon, opera orkestralarında kalıcı bir yer
edinmiştir.
Senfoni geleneği, operadan
doğup büyümüştür. Örnek olarak,
Corelli veya Vivaldi tarzındaki geleneksel
konçertolar haricinde, en eski konser müzikleri
operasız opera uvertürleridir ve bunlar sonunda
senfoniye dönüşmüştür. Orkestrada trombon bulunduran
en eski senfoni, Joseph Krottendorferin 1768de
yazdığı senfonidir. XVIII. yüzyılda trombon partisi
içeren bundan başka çok az senfoni mevcuttur; en
önemlileri Ignaz Pleyelin, 1792de Haydnın rakibi
olarak Londrayı ziyareti için bestelediği, Fransız
stili üç senfonidir. Beethovenın 1809 yılında
yazmış olduğu Beşinci Senfonisi ile, günümüzde hâlâ
çalınmakta olan senfonik eserler arasında trombonu
ilk kullanandır. Aslında, az tanınan İsveçli besteci
Joachim Eggertin 1807de yazdığı Üçüncü Senfonisi
de yeniden canlandırmaya değer gibi gözükmektedir.
Trombonların opera orkestralarının daimi üyeleri
haline gelişleri Gluckten itibaren olduysa,
senfonik orkestrada kalıcılaşmaları da Beethovendan
sonra gerçekleşmiştir.
Alman orkestraları, alta
bando geleneğinin zayıf düşmesine rağmen tamamen
ortadan kalkmamış olmasından istifade etmiştir.
İtalyan şehir bandoları üzerine çok daha az
araştırma yapılmış olmasına rağmen, görünen o ki,
orada da son şehir bandosunun trombon icracıları,
tiyatro orkestralarında iş bulmakta pek zorluk
çekmemişlerdir. Fransız ve İngiliz orkestralarındaki
ilk trombon icracılarının neredeyse hepsi ya Alman
ya da İtalyandır.
Trombon içeren orkestraların
sayısının artmasıyla, ulusal farklılıklar ortaya
çıkmıştır. Opera ve senfoni orkestralarında alto, tenor ve bas trombondan oluşması
gereken üçlü aslında genellikle si bemol tenor
trombon tarafından çalınmaktadır. Bu üç enstrüman
başlangıçta sadece ağızlık boyutu açısından
farklılık gösterirken Fransızlar bas trombonu
tamamen göz ardı edip, diğer ikisini normalden daha
dar bir hava kanalına sahip olacak şekilde
tasarlamıştır. Fakat ardından Almanlar, tenor ve
altodan daha geniş hava kanallı bas trombonlar
üretmeye başlamışlardır. Piston icat edilince
Almanlar si bemol tenor trombonların en büyüğüne
akordu tam dörtlü düşüren, böylece enstrümanın eski
usul fa bas trombonların
görevini görmesini sağlayan bir piston eklerler. Bu
trombon, tenor-bas trombon olarak bilinmektedir.
Daha da büyük bir şey isteyen Wagner, operaları için
bir kontrbas trombon tasarlamıştır. Öte yandan
İngilizler, sol tonunda uzun bas trombonlar
kullanmalarının dışında, Fransız stili
enstrümanlardan yararlanmışlardır. İtalyanlar ve
Doğu Avrupalılar XIX. yüzyılın büyük kısmında
sürgülü trombondan tamamen vazgeçip, onun yerine
pistonlu trombonu tercih etmişlerdir.
Geç XX. yüzyıl, trombonun
homojenleşmesine tanıklık etmiştir. Ventilli 547 mm.
ebadında boruya sahip tenor trombonlar ile bir ya da
iki ventilli 562 mm. ebadında boruya sahip bas
trombonlar uluslararası standart olarak kabul
edilmiştir. Fransızlar bile dar hava kanallı
trombonlarını bırakıp uluslararası standartları
kabul etmişlerdir. Mi bemol alto trombon ise
muhteşem bir geri dönüş yapmış; fakat 500 mm.lik
borusuyla altmış sene öncesinden kalmış çoğu
Amerikan tenor trombonlardan bile daha büyük bir
enstrüman olmuştur. Kimi icracılar ve şefler, bu
büyüklükteki trombonların repertuvarın tamamına
uygun olmayabileceği sonucuna varmaya başlamıştır.
Yine de bazı kaynaklara göre, daha ufak ebatlı
trombonlar yeniden revaçtadır.
İster opera evinde olsun,
ister konser salonunda, opera ve senfoni geleneği
müziği yüksek ihtisas görmüş müzisyenler
gerektirmektedir. Bu yönde bir eğitime, 1795 yılında
kurulan ve yeni bakır nefesli orkestra geleneği için
müzisyen yetiştiren Paris Konservatuvarıyla
başlayarak okullarda geniş yer verilmiştir. Avrupa
konservatuvarları genellikle, öğrencinin
eğitimindeki çeşitli etapların tamamlanışını
belirlemek amacıyla yarışmaları zorunlu kılmaktadır.
Amerikan kolejleri ve üniversiteleri ise jüri ile
resitaller istemektedir. Trombon eserlerinin önemli
bir bölümü, solo ve oda müziği olarak
konservatuvarların istedikleri bu resitaller ve
yarışmalara yönelik bir repertuvar oluşturacak
şekilde yazılmıştır. Bunun sonucu olarak belki de,
opera evlerimizde ve konser salonlarımızda çalınan
başyapıtları yaratmış bestecilerin, eserlerinde pek
nadiren trombon soloları veya bakır toplulukları
için önemli bölümler yazdıkları görülmektedir.
Trombon icracıları ve trombon, müzikte hala alta
bando geleneği döneminde olduğu gibi aynı düşük ile
orta derece arasında bir üne sahiptir.